Omega 1972-1979



1970'lerin Rock müzik sahnesinin sayısız başarılı gruplarından biri de Macar Omega'ydı. Grup 1962 yılında kurulmuştu ve 1968 yılında ilk albümleri olan Trombitás Frédi és a Rettenetes Emberek piyasaya sürülmüştü. İlk dönemlerde Omega, Caz, Rock ve Folk karışımı bir müzik yapıyor, dönemin ünlü İngiliz gruplarının şarkılarını seslendiriyordu. Soğuk Savaş'ın devam ettiği bir dönemde, Doğu Blok'unda Rock müzik yapmak zordu. Batı'daki pop kültür patlaması, Doğu'daki gençlerin de ilgisini çekiyor, buna karşılık bu kültür patlaması ile bağ kurmanın güçlüklerini aşmak gerekiyordu.

Omega'nın kurucularından János Kóbor, ilk yıllardaki zorlukları şöyle anlatıyor: " 1950'li yıllarda müzikten habersiz, sporcu olmak istiyordum. 1957 ya da 58'de Avrupa artistik patinaj şampiyonasını izlerken Bill Haley müziği ile tanıştım ve hayran oldum. Artık ilgim spordan müziğe yönelmişti. 1960'ların başında yurtdışında yaşayan büyükannem bana Elvis Presley plakları gönderdi ve bu plakları dinleyerek, lise yıllarında benzer tarzda müzik yapmak üzere Omega'yı kurduk. Yaz aylarında çalışarak kazandığımız parayla ilkel müzik aletleri satın alıyorduk. Müziğe duyduğumuz ilgi, en büyük motivasyonumuzdu. Eski radyolardan amfiler yapıyor, gitar ve mandolin çalıyorduk. Müziğimizde, teknolojinin sağladığı olanaklardan yararlanmak istiyorduk."

Arayışlarla geçen yılların ardından, 1970'lerin başında, daha sonraki dönemde çok başarılı albümler çıkartacak olan kadro da şekillenmişti:

János Kóbor ("Mecky"), vokal
György Molnár ("Elefánt"), gitarlar
László Benko ("Laci"), keyboard, vokal
Tamás Mihály ("Misi"), bas gitar, vokal
Ferenc Debreceni ("Ciki"), davul

Anlaşıldığı kadarıyla, Macaristan'da isimlerin yanında rumuz kullanmak adeti oldukça yaygın. Gitarist György Molnár 'ın rumuzu ile ilgili de ilginç bir anekdot var: Bir konserde mikrofonu düşürünce, zar zor elde ettikleri alet edevata gözü gibi bakan grup, György'ye züccaciyeci dükkanına giren filden esinlenerek Elefánt rumuzunu layık görmüş.

Yavaş yavaş müzikal tarzını oturtmaya başlayan Omega, şiirden ve söz yazımından daha fazla bilgisayarlara ve elektronik aletlere ilgi duymuş. Dönemin Progressive Rock dalgasından da etkilenerek yavaş yavaş Space-Rock ve Progressive-Rock türünde müzik yapmaya başlamış. Böylece, çok başarılı albümler de ardı ardına gelmiş. Grup, 1972 yılında 200 évvel az utolsó háború után isimli albümü yayınlamış. Albümde yer alan sözler, dönemin sosyalist rejiminin tepkisini çekince, grup uluslararası müzik arenasında boy gösterme arzusunun kamçılaması ile Almanya'ya uzanmış. Yönetimin tepkisini çeken albüm, 1974 yılında 200 Years After the Last War ismiyle yayınlanmış. Macarca ve İngilizce yayınlanan albümlerde şarkıların sırası değişik olduğu için biz incelememizde İngilizce albümleri baz alacağız. Tabi, işin içine kişisel hikayelerimizi ve görüşlerimizi de katarak...




1974 tarihli 200 Years After the Last War albümü, toplam 4 şarkıdan oluşuyor. Daha sonraki pek çok Omega şarkısına benzer bir biçimde Syntheseizer ile başlayan 19:23 süren Suite gerçekten de çarpıcı bir parça. Bu parçada dönemin Progressive Rock unsurlarının tümüne rastlamak mümkün. 1960'ların Rock'n Roll döneminde, hatta bu dönemin sonunda ortaya çıkan Acid Rock, Psychedelic Rock döneminde bile şarkıların süresi 2 ila 3 dakika arasında değişiyordu. 1970'lerin başında, klasik müziğin unsurlarından da etkilenerek gruplar daha uzun şarkılar yazmaya başladılar. Furyayı kimin başlattığını bilmiyorum. Ancak Pink Floyd'un 1969 tarihli A Saucerful of Secrets albümünde yer alan 11:56'lık aynı adı taşıyan parçası, 1970 tarihli Atom Heart Mother albümünün gene aynı adı taşıyan parçası, 1971 tarihli Meddle'da yer alan 23:28'lik Echoes, Deep Purple'ın 1969 tarihli Deep Purple albümünde yer alan 12:03'lük April, 1970 tarihli Deep Purple In Rock albümündeki 10:16'lık Child in Time, Uriah Heep'in 1971 tarihli Salisbury albümünde yer alan 16:19'luk aynı isimli parça, 1971 tarihli Look at Yourself albümündeki 10:24'lük July Morning, 1968-1972 döneminin uzun şarkı yazma modasını gösteriyor. Omega da siz yaparsınız da biz yapamaz mıyız deyip Suite'i bestelemiş. Şarkı, dönemin bütün unsurlarını taşıyor: Biraz Rock, biraz caz, biraz coşku, biraz melankoli.

2. parça, albümle aynı adı taşıyan 200 Years after the last war. Bu şarkıda Omega sound'unun hala tam oturmadığını ve arayışların sürdüğünü anlıyoruz. 3. parça You Don't Know ve gene cazla rock karışımı, syntheseizer'ın biraz daha ön planda olduğu bir şarkı dinliyoruz. Albümün son parçası, 7:47'lik Help to Find me. Bence en iyi parça bu. Ritmik, gitar ve syntheseizer sololarıyla süslü, János Kóbor'un değişik ses tonunu gayet güzel kullandığı çok iyi bir parça. Daha sonraki Omega albümlerinde de en önemli sorun, Macar aksanlı İngilizce nedeniyle zor anlaşılan sözler. Bu sorunun üstesinden gelmenin tek yolu ise, sözleri bir yerlerden bulup, şarkı ile beraber izlemek.


Almanya'da yayınlanan albümleri sayesinde adını dünya Rock müzik sahnesinde duyuran grup, 1972 ile 1975 arasında Macarca bir kaç albüm yayınlamış. Bunları geçiyor ve 1975 tarihli The Hall of Floaters in the Sky albümüne geliyoruz. 

Bu albümde Omega sound'unun belirgin bir şekilde geliştiğini ve iyice oturduğunu keşfediyoruz. The Hall of Floaters in the Sky toplam 6 parçadan oluşuyor. Şarkıların süreleri 3:25 ile 8:15 arasında değişiyor. Başka bir deyişle, Omega uzun şarkılar yazmaya devam ediyor, ancak bu uzun şarkı yazma merakının biraz azaldığını ve şarkı sürelerinin kısaldığını farkediyoruz. Albüm Movin' World ile başlıyor. 1970'li yıllarda ilk dinlediğim Omega şarkısı buydu. Pop müziğin yavaş yavaş Rock müziğin önüne geçmeye başladığı 1970'lerin sonlarında Movin' World'u ilk kez radyoda işittiğimde çok etkilenmiş ve diğer Omega şarkılarını araştırmaya başlamıştım. Bu şarkıdaki müzikal temayı Omega daha sonraki şarkılarının çoğunda tekrar kullandı. Progressive unsurlar taşıyan, János Kóbor'un özgün gırtlağını çok iyi kullandığı hoş bir parça. 2. sıradaki One Man Land, güzel ama çarpıcı değil. Bu şarkıdaki unsurlar da daha sonra pek çok kez kullanıldı. Tekrarlarla dolu, zaman zaman bas gitarla davulun öne çıktığı, ortasında bir klavye solosu olan One Man Land'in ardından 6:02'lik Magician başlıyor. Albümün iyi parçalarından biri. Albümün en kısa parçası, albümle aynı adı taşıyan The Hall of Floaters in the Sky. Bu şarkı ayrı bir parça değil de, Magician'dan bir sonraki şarkıya geçişi düşündürüyor. Bu şarkıda György Molnár, akustik gitar kullanmış. Gitarın syntheseizer ile uyumu gayet hoş. En kısa parçadan sonra, 8:45 ile en uzun parça olan Never Feel Shame başlıyor. 1970'lerde yükselen Space Rock türünden etkilendiği belli olan, Hawkwind şarkılarına benzeyen bir şarkı Never Feel Shame. Ezgisi basit, kolayca akılda kalan  şarkı neden bu kadar uzun anlaşılır gibi değil. Şarkının ortasında hoş gitar, bas gitar, davul varyasyonları var. Şarkının ikinci yarısında ezgi değişir gibi oluyor ve en sonunda ana temaya geri dönülüyor. Dinlemesi kolay, hoş bir parça. Aynı sorun bu şarkıda da devam ediyor: Sözler ancak bölük pörçük anlaşılıyor. Albüm marş ritmli 20th Century Town Dweller ile bitiyor. Bu şarkıda János Kóbor daha yumuşak bir ses tonu kullanıyor. Şarkının sonunda çok hoş bir gitar solosu dinliyoruz. Bir bütün olarak albüm, Omega'nın arayışlarının sürdüğü, daha sonraki albümlerde daha da olgunlaşacak sound'una bir geçiş niteliğinde.

Bir yıl sonra, 1976 yılında Time Robber yayınlanıyor. Bu albümde artık sound iyice oturmuş ve Omega'nın arayışları sona ermiş görünüyor. Albüm, 12:28'lik uzun bir parça ile başlıyor. Şarkı toplam üç bölümden oluşuyor: Birinci bölümün adı, House of Cards-Part I. Burada şarkıda çok başarılı bir giriş yapılıyor. 1980 yılında Alan Parsons Project'in The Turn of a Friendly Card'dakine benzer, ritm değişimleri ile sürüp giden uzunluğuna rağmen asla sıkıcı olmayan şarkının ikinci bölümü Time Robber. Burada uzun girişin ardından önce ritm iyice yavaşlıyor, daha sonra bir gitar solosu ile hızlanıyor ve Space Rock'ın uçuk temasından yavaş yavaş Hard Rock'a doğru evriliyor. János Kóbor'un aksanlı İngilizce'si anlaşılma güçlükleri taşısa da, şarkıya hoş bir lezzet katıyor. Son bölüm olan House of Cards-Part II'de başlangıçtaki melodiye geri dönülüyor. Marş ritmli bir ezgiyle şarkı sona eriyor. İkinci parça olan Invitation, tipik bir Space-Rock şarkı. Güzel bir girişin ardında sıkıcı nakarat bölümleriyle devam ediyor. Şarkıyı tam ortasındaki, ana ezgiyle uyumsuz bir gitar solosu kurtarıyor. Ancak bu solo asla sırıtmıyor. Tam tersine, şarkıya hoş bir hava veriyor. 3. parça olan An Accountant's Dream albümün bütünlüğünü bozuyor. Daha sonraki albümlerde de aralara serpiştirilmiş böyle alakasız parçalar var. Bu şarkıda Space Rock unsurları iyice öne çıkartılmış. 4. Parça, Don't Keep Me Waiting. Şarkı mistik bir havada başlıyor. Diğer pek çok Omega şarkısında olduğu gibi László Benko'nun klavyesi gene ön planda. Albümün ruhuna en uygun şarkılardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. Daha sonraki Skyrover albümündeki Purple Lady ile Skyrover karışımı güzel bir parça. Şarkı çok hoş gitar-klavye bölümleri ile süslenmiş. Beni Omega müziği ile tanıştıran ikinci şarkı da budur. Bir zamanlar radyolarda, Rock müzik programlarında sıkça çalınırdı. Time Robber albümü, çok hoş bir ezgisi olan Late Night Show ile sona eriyor. Albümde kullanılan müzikal unsurların hepsi bu şarkıda biraraya geliyor ve mükemmel bir kapanış parçası olan Late Night Show ile Time Robber sona eriyor.
Burada albüm yorumlarına kısa bir ara verelim ve Space Rock türünden kısaca bahsedelim. Türün en yi grupları olarak hep Pink Floyd ve Hawkwind'in adı anılır. Pink Floyd, hepimizin malumu ve söyleyecek sözümüz yok. Bir kaç kuşağı etkilemiş, dünyanın en büyük grubu olduğuna hiç kuşku yok. Ancak Hawkwind'in neden Space Rock'ın babaları arasında sayıldığını anlayamıyorum. Hawkwind'in ruhsuz müziği ile Omega'nın duygu yüklü müziği yanyana konduğunda Omega'nın talihsizliğinin ancak Doğu Blokundan çıkmış olması ile izah edilebileceğini zannediyorum. Omega'nın 1972-1979 yıllarında yayınladığı bütün albümlerdeki şarkılar çok yoğun bir duygu içerir. Albüm tamamlamak için koydukları bir kaç şarkı hariç - ki gerçekten de bir elin parmaklarının sayısını geçmez bu şarkılar - tüm Omega şarkıları müzikal yoğunluk ve çeşitlilik içerir. Benim tahminime göre, eğer Rock müzik sahnesinde Omega hak ettiği saygın yeri alamadıysa, bunun tek nedeni, ticari pazarlamasının yeterince yapılamamış olmasıdır. Time Robber'a kadar geçen dönemde aşama aşama mükemmelleşen sound 1978 tarihli Skyrover'da artık zirveye çıkmıştır.

Bu albümle ilgili kişisel hikayemi de anlatmak isterim. Her ne kadar bölük pörçük radyoda Omega şarkıları dinlesem de, grubun müziğinin zenginliğini tam keşfedemediğim bir dönemde, pop müzik dalgası ortalığı kasıp kavururken, lise öğrencisi harçlığımla plak almak üzere girdiğim bir plakçıda görmüştüm Skyrover albümünü. O günlerde ortalığı Boney M. kasıp kavuruyordu ve onlu yaşlarımda bu müzik bana daha çekici geliyordu. Niyetim, o günlerde piyasaya sürülen, Nightflight to Venus albümünü satın almaktı. Uzun saçlı plakçı, bana onun yerine Skyrover'ı almamı tavsiye etti. Kararsızlığımı gidermek üzere de, plağı plakçalara yerleştirdi ve ilk şarkıyı dinletti. İğne plağın üzerine temas eder etmez işittiğim Beethoven'in 5. senfonisi, önce bir yerimden hoplamama neden oldu. Ne yani; Ben buraya klasik müzik satın almaya mı gelmiştim? Plakçı muzip bir gülümsemeyle, dur bekle hele bakışı fırlattı. 5. senfoninin 18 saniyelik girişinin ardından önce syntheseizer, ardından gümbürdeyen davul ve gitarlarla o gün belki de pop müziğin fare boku tadından daha gelişmiş bir müzik zevkine doğru ilk adımımı da atmış oldum. Hemen parasını ödedim ve Skyrover albümünü satın aldım. 2:40 süren Overture, o günden beri hiç kuşkusuz en sevdiğim şarkıdır ve Skyrover albümüne müthiş bir giriş yapar. Daha Overture'un tadı damağınızdan gitmemişken, albümle aynı adı taşıyan Skyrover başlar. János Kóbor, aksanlı İngilizcesiyle size bir uzay öyküsü anlatır:

Far away in the sky
There´s my home, a purple star
All around a strange and troubled land
There´s no way back home
For me ever again

I stand before the gate
To be a man that´s my fate
And I know, the truth will be denied
I wasn't born here on the Earth
And I shall have to die accursed

My lady´s arms will hold me tight
Our love will bring a purple night
She will be the first to understand
Reaching out with maddened hand
I wasn't born here on the Earth
And I shall have to die accursed


Şarkı, size mor ışık saçan yıldızın etrafında dönen gezegendeki adamın duygularını gayet güzel hissettirir. Sadece şunu anlamayız; Neden hikayenin kahramanı bu kadar hoş bir ışığın altındaki gezegende lanetli bir yaşam sürüp ölmek zorunda olsun ki?

Skyrover biter bitmez Russian Winter başlar. Şarkının özgün Macarca adı Lena. Bu şarkı bize Lena ile Dimitri'nin aşk hikayesini anlatır. 1970'li yıllarda, soğuk savaş korkuları ile Lena'lara Dimitri'lere pek de sempatiyle bakılmadığı zamanlarda Omega bu tatlı aşk hikayesini anlatır bize. Fonda kar fırtınasının sesini ve troykayı çeken atların nal seslerini duyarız. Seneler sonra bile büyük keyifle dinlediğim bir şarkı Russian Winter. Ardından The Lost Prophet gelir; Mistik, uçuk bir parçadır. Sonra Omega birdenbire Hard Rock'a döner ve Metamorphosis başlar. Daha önce belirtmiştim; Böyle alakasız parçalar her Omega albümünde yer alır. Purple Lady, bizi yeniden mor saplantılı Omega'nın mistik dünyasına götürür. High on the Starway ile yeniden Hard Rock'a döneriz. Yerel ezgili, hard Rock ritmli The Hope, the Bread and the Wine ile sona yaklaşırız. Sanırım bu şarkı bir yerel öyküyü, ya da dinsel hikayeyi anlatıyor. Bu şarkı ile 2:49'luk Final bir bütünlük oluşturur. Albümün başlangıcındaki ezgiye geri dönülür ve albüm 5. senfoninin kapanışı ile sona erer. Toplam 36:17'lik Skyrover şöleni böylece sona erer.

Time Robber'ın Skyrover'dan çok daha iyi bir albüm olduğu söylenebilir. Ancak Skyrover, hem müzikal çeşitliliği ile hem olağanüstü girişi ve finaliyle, hem de Skyrover, Russian Winter, Purple Lady gibi duygu yüklü mistik şarkılarıyla daha çok sevilen ve dinlenen bir Omega albümüdür. Ben bu iki albümü birbirinden ayırmıyorum. Biraz daha farklı bir çizgisi olan 200 Years After the Last War hariç tutulursa, The Hall of Floaters in the Sky ile başlayan, Time Robber ve Skyrover ile zirveye çıkan Omega sound'u düşüşe geçtiğinin ilk sinyalini 1979 tarihli Gammapolis ile vermiştir. Gammapolis, bir uzay istasyonunu anlatıyor. 1970'lerin sonunda Rock müzik zirveden düşmeye başladığında, Omega da düşmeye başlamış. Bu dönemde grubun uzay ve astronot takıntısı iyice artmış, buna karşılık müzikal ruh ve duygular uçup yok olmaya başlamış. Her şeye rağmen, bu albüm olağanüstü güzel bir şarkı ile başlıyor: Start-Gammapolis I, daha önceki Omega arayışlarının en güzel meyvelerinden biri. Ancak bu şarkı tek başına albümü kurtarmaya yetmiyor. Belki biraz Silver Rain, biraz Gammapolis II, ancak bu albüm bir parlak döneme noktayı koymuş. Alakasız şarkılar geleneği burada da devam ediyor. The Man without a Face bu albüme niye konmuş, anlaşılır gibi değil. Return of the Outcast sıkıcı ve kötü bir şarkı. Lady of the Summer Night ise tatlı, ancak daha önceki duygu dolu Omega şarkılarından çok uzak bir balad.

Her şeye rağmen, Omega'nın en iyi döneminin son albümü olarak, sadece Gammapolis I için bile olsa, bu albümü de arşivde tutmak gerekiyor.

Daha sonraki yıllarda Omega yeni albümler yapmaya devam etti. Bunların hiç biri, 1972-1979 dönemindeki çizgiyi yakalayamadı. Benim kişisel tarihimde Omega'nın çok özel bir yeri var. Bu acaip kıyafetli adamların yaptığı müziği hep severek ve takdirle dinledim. Macar değil de İngiliz ya da Amerikalı olsalardı, albümlerinin dünyanın en çok satan plakları arasında yer alacağını tahmin ediyorum.

Bugünlerde Omega albümlerini bulmak çok zor. Macaristan'da bile sağı solu iyice araştırmak gerekiyor. Ben sadece Rock müzik severlerin de değil, herkesin muhakkak Omega müziği ile tanışmasını öneriyorum.

Rumours - Fleetwood Mac

Hep metal dinleyip, metal konuşacak değiliz ya ... Gitarların, basların, davulun gümbürdediği, solistin avaz avaz çığlıklar attığı metal müzikten yorulduğumuzda dinlediklerimizden birini gözden geçirelim bu kez de.

Fleetwood Mac, 1967 yılında kurulmuş bir Blues-Rock grubu idi. Grubun ilk elemanları olan davulcu Mick Fleetwood, gruba adını vermişti ve basçı John McVie de, yıllar boyunca grubun değişmez elemanı olarak Mick'le beraber kariyerini sürdürmüştü. İlk kadrodaki gitaristler Peter Green ve Jeremy Spencer'la Fleetwood Mac, oldukça başarılı albümler çıkartmış, bu şekilde de müzik otoritelerinin dikkatini çekmeyi başarmıştı.
1969 yılının ilk aylarında piyasaya sürülen, acaip kapaklı English Rose, grubun ününe ün katmış, bu albümde yer alan Black Magic Woman, I've Lost My Baby ve Albatros, British Blues'la psychedelia'nın güzel bir karışımını oluşturan başarılı şarkılar arasında yer almıştı. 1970'lerin başında piyanist ve şarkıcı Christine McVie'nin katılımıyla grup yavaş yavaş blues-rock'tan pop-rock'a doğru kaymaya başladı.

Lindsay Buckingham ile Stevie Nicks, Fleetwood Mac'in efsane kadrosunu tamamlayan diğer iki eleman olarak gruba katılınca, Fleetwood Mac'in pop-rock türündeki sound'u da oturmaya başladı.

Grup bu kadrosuyla 1975 yılında, kendi adını taşıyan bir albüm çıkarttı ve Fleetwood Mac albümü, Californian soft rock türünün en iyi albümlerinden biri olarak grubun adının ve yeni kadrosunun müzik çevrelerinde daha fazla duyulmasını sağladı.


Ancak gruba Rock müzik arenasında en büyük ünü, 1978 tarihli Rumours albümü sağladı.  Bu albüm, yayınlandığı yıl, Grammy Yılın Albümü ödülünü aldı. 2007 yılına kadar 40 milyon kopya sattı. Bütün zamanların en iyi 10. albümü kabul edildi ve Rolling Stone dergisinin en iyi 500 albüm listesinde 25. albüm oldu.

Gelelim, albümün yayınlandığı dönemin arkaplanına: Rock müzik arenasını hala Pink Floyd domine ediyordu ve grup Dark Side of the Moon (1973), Wish You Were Here (1975) ve Animals(1977) albümlerinden sonra The Wall'u (1979) çıkartmaya hazırlanıyordu. Buna karşılık Psychedelic Rock ve Progressive Rock düşüşe geçmişti. Fragile (1972) ve Close to the Edge(1972) albümlerinden sonra Yes, Going for the One(1977) ve Tormato(1978) ile başarısız bir dönem geçiriyordu. King Crimson, Larks' Tongues in Aspic(1973), Starless and Bible Black(1974) ve Red(1974) albümlerini çıkarttıktan sonra rock sahnesinden çekilmişti. Düşüşteki bir başka grup Genesis'ti. Selling England by the Pound(1973) ve The Lamb Lies Down on Broadway(1974) albümlerinden sonra aynı çizgiyi yakalayamıyorlardı. Jethro Tull, Songs from the Wood(1977) ve Heavy Horses(1978) ile progressive rock içinde yeni arayışlara yönelmişti. Kısacası, Progressive Rock'ın altın dönemi kapanıyordu. Diğer taraftan 1970'lerin başlarını kasıp kavuran Hard Rock da gitgide gözden düşüyordu.

Avrupa'da ABBA, Amerika'da Boney M. yavaş yavaş yükselmekte olan pop müziğin bayrağını taşıyordu. Yükselmekte olan bir diğer tür ise, Punk Rock idi. Never Mind the Bollocks Here's the Sex Pistols (1977) albümü, pop müzik dünyasına bomba gibi düşmüş, kısa bir süre içinde Punk dalgası bütün dünyayı sarmıştı.

1960'ların sonunda filizlenen Hippi kültürü, geçen yıllar içinde büyük değişimler geçirdikten sonra yavaş yavaş sahneyi terkederken, 1977 yılında Rumours yayınlandı. Albüm sadece pop kültürdeki fırtınaların değil, Fleetwood Mac elemanlarının kişisel tarihlerinin de en ilginç kesişimlerinden birinde hazırlandı. Albümün yayınlanmasından hemen önce, Mick Fleetwood eşi Jenny'den, ilişki içindeki grup elemanlarından Lindsey Buckingham Stevie Nicks'den ve John McVie, Christine McVie'den ayrıldı. Bu ayrılıklar öyle gürültüsüz patırtısız da değildi. Örneğin Christine McVie, grubun ışık yönetmeni ile ilişkiye girmişti ve Stevie Nicks uyuşturucu bağımlılığı ile mücadele ediyordu. Ancak bu sorunların hiç biri, Rumours albümünün başarısını gölgeleyemedi; Hatta tam tersine, bütün bu bunalımların karmaşasından bütün zamanların en iyi albümlerinden biri ortaya çıktı.

Rumours (dedikodular) albümündeki her bir parça, bu karmaşık ilişkiler ağını ve arayışları anlatır gibidir. Albüm, 2:43 süren ve 1960'ların sonundaki hippi şarkılarını hatırlatan Second Hand News ile başlar:

I know you're hoping to find
Someone who's gonna give you peace of mind.
When times go bad,
When times go rough,
Won't you lay me down in the tall grass
And let me do my stuff?

Ne bulmayı ümit ettiğini biliyorum / Sana iç huzuru verecek birilerini arıyorsun/ İşler kötüye gittiğinde, ortam fırtınalı olduğunda/ Beni uzun çimlerin arasına yatır/ Ki ben de işimi yapayım (Öhö ... öhö)

2. parça, Rumours albümünden ayrı, single olarak da yayınlanmış ve Billboard listesinde 1 numaraya kadar yükselmiş Dreams. Bu parçayı Stevie Nicks yazmış. Yazarken, depresif ruh halini de gayet güzel yansıtmış:

Oh Thunder only happens when it's raining
Players only love you when they're playing
They say women they will come and they will go
When the rain washes you clean you'll know
You'll know

(Gök gürültüsü sadece yağmur yağarken duyulur / Oyuncular seni sadece oyun oynarken severler/ Derler ki; Kadınlar gelir ve giderler/ Sen sadece yağmurda anlarsın)

Dreams, bence sıkıcı bir parça. Monoton ritmi, Stevie Nicks'in iç bayıcı şarkı söyleyiş tarzı ile pop müzik sahnesinde belki bugün de satış başarısı yakalardı. Ancak şarkı, asla bir başyapıt değil.

3. sırada bir kez daha Buckingham'ın yazdığı Never Going Back Again var. Pek bir özelliği olmayan hoş bir parça. 2:02 sürüyor. Bu şarkıyı Buckingham, sanırım Stevie Nicks'e sitem olsun diye yazmış:

She broke down and let me in / Made me see where I've been (Kırdı ve bana içini açtı/ Bana nerelerde olduğumu gösterdi)

4. sırada Christine McVie'nin yazdığı Don't Stop var. Eski defterleri kapatıp, yenilerini açmakla ilgili bir şarkı Don't Stop. Pop ritmli, pop vokalli, içinde güzel bir gitar solosu olan Don't Stop da single olarak yayınlanmış ve Billboard listesinde 3. sıraya kadar yükselmiş:

Don't stop, thinking about tomorrow,
Don't stop, it'll soon be here,
It'll be, better than before,
Yesterday's gone, yesterday's gone.


(Yarını düşünerek durma/ Yarın kısa zamanda gelecek durma/ Öncekinden de iyi olacak / Dün bitti, dün bitti)

5. sırada bence albümün en iyi parçalarından biri olan Buckingham bestesi Go Your Own Way yer alıyor. Yollarımız ayrıldı, hadi herkes kendi yoluna babında, sade suya tirit sözleri olan parçada hiç olmazsa bir iki davul varyasyonu, hafif de olsa bir gitar solosu duyuyoruz. Rumours albümünden 3. single olarak yayınlanan bu parça, diğerleri kadar tutmamış. Billboard listesinde sadece 9. sıraya yükselebilmiş.

6. parça, Christine McVie'nin yazdığı bir balad olan Songbird. John McVie'ye göndermelerle dolu, sıradan bir slow.

For you, there'll be no more crying,
For you, the sun will be shining,
And I feel that when I'm with you,
It's alright, I know it's right

(Senin için artık ağlamak yok/ senin için güneş parlıyor olacak/ Hissediyorum ki, seninle birlikteyken/ herşey iyiydi, herşey iyiydi) 

7. sırada grubun bir ortak çalışması var: The Chain. Bir kez daha 1960'ların sonunu hatırlatan hoş bir Folk-Rock türünde bir şarkı The Chain. "Beni sevmezsen sevme, ben gene de senin ne dediğine kulak vereceğim, bağlarımızı kopartmayalım", diye dönüp duran tekrarlar, grubun kalbi kırık bütün elemanlarının hissiyatını yansıtıyor. Albümün iyi parçalarından biri The Chain.  Nakaratların sona erdiği yerde biraz bas gitar, hoş bir gitar solosu ve biraz daha canlı bir davul duyuyoruz. Bu şarkıda Fleetwood Mac bir Rock grubu olduğunu biraz hatırlıyor.

8. sırada albümün 4. single'ı You Make Loving Fun var. Christine McVie'nin yazdığı şarkı, güzel bir pop-rock. Sözel ağırlığı yok. Yorumcular şarkıda "aşkı eğlenceli hale getiren"in, Christine'in ilişkiye girdiği ışık yönetmeni olduğunu söylüyorlar. Önceki şarkılarda tak sepeti koluna hadi herkes yoluna dedikten sonra, Christine, yeni aşkı için yazdığı bir parçayı da albüme sokuşturuvermiş. Eeee ne de olsa Mac elemanları Hippi çağının çocukları. John da hiç problem etmeden şarkıya basıyla eşlik edivermiş bir zahmet.

9. Şakıyı yazan Stevie Nicks, ayrılıklar, yeni aşklar ve arayışlar içindeki elemanların toplu algısını yansıtmak ister gibi I Don't Want to Know diyor. Bilmek istemiyorum, neyse ne hesabı:

I don't want to know the reasons why
Love keeps right on walking down the line
I don't want to stand between you and love
Honey, I just want you to feel fine


Nedeni nedir bilmek istemiyorum/ Aşk öylece akıp gider/ Seninle aşkın arasında durmak istemiyorum/ Tatlım, sadece kendini iyi hissetmeni istiyorum)

Sıradan bir folk-rock parça.

10. sırada birdenbire, çarpıcı bir balad başlıyor. Şarkıyı Christine McVie yazmış. Bence albümün en güzel şarkılarından biri. Bu şarkının, o günlerde grubun çocuk sahibi olan tek elemanı ve grubun "babası" Mick Fleetwood için yazıldığı söyleniyor. Christine McVie şarkıyı gayet içli bir şekilde söylüyor. Nicks'in geri vokalleri de gayet başarılı. Şarkının yarattığı atmosfer etkileyici ve bu şarkı bana biraz da Uriah Heep'in Come away Melinda'sını hatırlatıyor.

11. ve son sırada albümün 4:51 ile en uzun parçası yer alıyor. Söz yazımı konusunda bence albümün en iyi parçası bu.

Rock on- gold dust woman
Take your silver spoon
And dig your grave

Heartless challenge
Pick your path and I'll pray

Wake up in the morning
See your sunrise- loves- to go down
Lousy lovers- pick their prey
But they never cry out loud

Did she make you cry
Make you break down
Shatter your illusions of love
Is it over now- do you know how
Pick up the pieces and go home

(Bu sözleri de bir zahmet siz çevirin kardeşim)

Gold dust woman hoş bir soft rock şarkı ve daha sonraki dönemde Stevie Nicks'in solo albümlerde bestelediklerine benziyor. Bu parçada gitar, biraz sitar gibi çalınmış. Sonuçta ortaya hoş bir melodi çıkmış.

Rumours, 1978 yılında 10 sene içinde ardı ardına patlayan Psychedelic, Progressive, Hard ve Punk Rock türlerinin ardından büyük bir ruh yorgunluğunu yansıtan bir albüm. Ritmler iyice yavaşlamış, gitarlar ve davul iyice geriye çekilmiş, vokaller öne çıkmış. Sadece müzikal olarak değil, sözel içerikle de Rumours, Rock'ın altın çağının bitişini simgeliyor. Bu albüm yayınlandığında Mick Fleetwood ve Stevie Nicks 30,John McVie 32, Christine McVie 34, Lindsey Buckingham 28 yaşındaymış. Hippi kuşağının son demlerini yaşadığı o günlerde elemanlar da, orta yaşa doğru pupa yelken açtıkları bir dönemin iyimser yorgunluğu içinde Hippi kuşağının bütün özelliklerini yansıtan şarkılarla dolu bir albüm çıkartmışlar. Sahne, kısa bür süre sonra, hippi değerlerinden muhafazakar ve egoist yeni kuşakların boy gösterdiği vahşi bir arkaplana evrilirken Rumours, geç 1970'lerden günümüze hoş bir eser olarak kalmış.

Ben Hard Rock ve Heavy Metal dinlediğim uzun saatlerin ardından ruhumu dinlendirmek için zaman zaman Rumours'ı severek dinliyorum. Gene de hem sözlerde, hem de rtim ve melodide eksik olan bir şeyler var. Nedir bilmiyorum ... Belki zamanın ruhu, belki de ... Her ne ise!

Iron Maiden - Flight666 - 1)Aces High-Mumbai-Hindistan



Evet efendim, Kemerleri bağlıyoruz ve elimizde sıcak bir çay, (nes-cafe, bira, rakı ya da her ne içiyorsanız o da olabilir) ekranın karşısına geçiyoruz. Ekranımızda Aces Hish, Bandra Kurla Complex/ Mumbai, India February 1, 2008 yazıyor. Tabi bir küfür sallamadan edemiyoruz. Sen kalk, Hindistan, Avustralya, Japonya, Latin Amerika, A.B.D, Kanada koskoca bir turneye çık, Türkiye’ye uğramadan geç git. Lütfen küfürlerimi kabul edin sevgili Maiden ekibi.



Coşkulu Hintlilerin çığlıkları arasında sahne ışıkları karartılıyor ve grup elemanları sahne almaya hazırlanırken, uçak motorlarının gümbürtüsü başlıyor. Dave tek başına, Steve’le Janick son WestHam United maçının kritiğine ede ede, Adrian yanında eşi olduğunu zannettiğim hoş bir bayan ve iri kıyım bir abiyle, Nicko her zamanki esprili tavırlarıyla sahne gerisinden yürüyorlar. Bruce menajerle beraber, diğerlerinden farklı olarak biraz heyecanlı ve telaşlı adımlarla geliyor. Ne de olsa Ed Force One uçağını o uçurdu ve  bunca mil pilotluk yaptıktan sonra, sıra sahne gösterisinde. Bu esnada Churchill’in ünlü nutkunu dinliyoruz:

 

“We shall go on to the end.

We shall fight in France,

We shall fight on the seas and oceans,

We shall fight with GROWING confidence and GROWING strength in the air.

We shall defend our island whatever the cost may be.

We shall fight on beaches, we shall fight on the landing grounds,

We shall fight in the fields and in the streets.

We shall fight in the hills,

We shall never surrender.”

 

İçimiz sızlıyor bu sözleri dinlerken, Mustafa Kemal’in Sakarya savaşının en zorlu günlerinde askerlerine söylediği sözlerin benzeri sözlerle Churchill, Iron Maiden sayesinde dünya çapında üne kavuştu. Oysa mazlum ulusların lideri Mustafa Kemal, benzer sözleri askerlerine söylediğinde tarihler 1920’yi gösteriyordu. Bizim Rock’çılarımız Rock müzik kültürünü gitar tıngırdatıp sade suya tirit söz zannettikleri için Mustafa Kemal’in sözleri üzerinden metaforlar oluşturmayı akıl bile edemediler. “Herkes o dilbere hayran, dönüp de bakmayan hayvan” gibi püsürük türevi sözleri Rock kültürü zanneden arkadaşlara duyurulur. Neyse, biz dönelim 666 uçuşuna:

Churcill’in nutku biter bitmez gitarlar Aces High girişini çalmaya başlıyor ve Bruce kafasında beresi, ellerini çırparak hazırlanıyor. Seyirci mi ? Saatlerce beklemenin ödülünü almak üzere; Coşku zirvede, fotoğraf makinaları havada grubun sahneye çıkmasını bekliyorlar. Kamera sahne gerisini gösteriyor. Dave’le Adrian bir ucundan, Steve’le Janick diğer ucundan sahneye girmeye hazırlanıyorlar. Derken sahne aydınlanıyor ve elemanlar koşarak sahneye çıkarken, arkadaki muhteşem dekorları görüyoruz. Seyirci küçük bir kudurma ve azgınlık hali içinde, Nicko parçanın ritmini sürüklüyor. Aces High introsu bitmek üzereyken, Bruce perde gerisinden depara kalkıyor. İşte tam bu anda kamera seyircileri gösteriyor. Hintliler aynı bizim kebapçı çıraklarına benziyorlar. Senelerce heavy metal konserlerinde domuz kırması, kolları dövmeli besili beyaz adamları görmeye alışkın olanlar için ne güzel bir sürpriz. İşte varoş delikanlıları, gecekondu kızları birbirlerini eze eze Maiden’i karşılıyor. Öndeki bir genç çığlıklar atarak arkadaşını dürtüyor: Bak bak Bruce geliyor sahneye. Bruce da 50 yaşına meydan okuyan müthiş bir sıçrama ile öndeki amfilerin üzerinden atlıyor ve tüylerimiz diken diken Aces High dinlemeye başlıyoruz.  Buraya bir küçük not düşelim: 1984 World Slavery Tour’da biraz da ağır bir gribin etkisiyle Bruce Aces High’ı söylerken sürekli detone olmuştu. Aradan 24 sene geçtikten sonra aman yarabbim, o ne ses, o ne müthiş yorum ... Bruce’un sesi tertemiz ve kolayca detone olunabilecek Aces High’ı o kadar güzel söylüyor ki, kendi kendime şunu söylemeden edemiyorum: İşte ben bu herifi bunun için seviyorum; Şarap gibi, yıllar geçtikçe daha da değerleniyor. Şarkının nakarat bölümlerine geçildiğinde bütün seyircinin tek bir ağızdan şarkıyı söylemesi gözlerimizi yaşartmıyor desek yalan söylemiş oluruz. E haliyle biz de evimizden bağıra çağıra eşlik ediyoruz:

Run, live to fly, fly to live, do or die.

Won't you run, live to fly, fly to live, Aces high!

 
Niye gözlerin yaşarıyor derseniz; Şarkıya eşlik eden şu çocuklara bakın yahu. Neredeyse elemanların torunları, bizim çocuklarımız yaşındalar. Beğenmediğiniz Hindistan’ın varoşlarından gelip, henüz doğmadıkları zamanlarda bizim söylediğimiz şarkıları bizden iyi söylüyorlar. Kamera ara ara seyirciye döndüğünde yüzlerdeki o mutluluğu, coşkuyu, sevinci görüp de aynı duyguları paylaşmayana insan denir mi? (Öküz denebilir.) Nakarat bitip de Bruce, Nicko’nun davul setiyle oynaşmaya başlayınca, gitar sololarını merak etmeye başlıyoruz; Bakalım mihrap hala yerinde mi? Önce Dave atıyor soloyu, ardından Adrian.

Seyircilerden birinin diliyle aynı ezgileri çıkartmaya çalıştığını görüyoruz. Aynı şeyi kendimizin de yaptığını farkediyoruz. Yürü be kardeşim, kim tutar seni. Bruce sahnede hoplayıp zıplıyor. Janick’e bir kez daha hayran oluyoruz. Steve mi? Onun bas gitar tınılarını duyduğumda içimde nelerin yükseldiğini anlatmaya kalksam sözler yeterli olur mu? (Olmaz sen devam et.) Bu arada seyirci arasında kafasında beresi ile bir Hintli sürekli dikkatimi çekiyor. Sultanahmet’te filan görseniz bu herif Avara Hu filan söyler, ne işi olur metalle dersiniz. Kafamızın gerisinde bir yerlerde bu anglo-Amerikalıların yarattığı şartlandırma nasıl da yer etmiş. Sizin köfteciye benzettiğiniz o arkadaş (belki de harbiden köftecidir) kimbilir kaç saat önce girdi ve en öndeki yerini aldı. Bu da Heavy metali kolejli burjuva bebelerinin müziği zanneden ukalalara kapak olsun.

Muhteşem bir dekor, muhteşem bir performans ve muhteşem bir seyirciyle Aces High akıp gidiyor. Konserin DVD’si yayınlanmadan önce You-Tube’da seyircinin çektiği amatör görüntüleri seyrederken içimiz titremişti. Şimdi profesyonel çekimlerle en az stüdyo kaydı kadar başarılı bir yorum ve sahne performansı ile en üst düzeyde bir grup izliyoruz. Nakaratın son bölümünde Bruce artık şarkıyı seyirciye söyletiyor. Şarkının en sonundaki çığlığı merak ediyoruz. Bakalım hakikaten mihrap hala yerinde mi? Yerinde yerinde ... Bruce’un o müthiş çığlığı ile şarkı tamamlanıyor. Son hoplama zıplamalar, Steve’in bas gitarını seyirciye ateş eder gibi yöneltmesi, son gümbürdeme ve ışıklar kararıyor.

Iron Maiden - Flight666 - 2)Two Minutes to Midnight-Melbourne-Av



Klip, Ed Force One uçağının semalarda süzülmesiyle başlıyor.



Bruce, uçağın pilotu olarak güzel bir iniş yapıyor ve sahnede gitarlar parçanın girişine başlıyor. Bu kez seyirciler siyah tişörtleriyle beyaz adamlar, sarışın kadınlar. Bruce Scream for me Melbourne çığlıkları ile seyirciyi coşturuyor. Seyirci zaten çoktan gaza gelmiş. Sahne gerisinden tıklım tıklım dolu tribünleri görüyoruz. Hepsi kıpır kıpır son derece canlı bir seyirci. Avustralya konserinin biletlerinin daha satışa çıktığı günde tükendiğini biliyorduk da, kanguru diyarının bu kadar ateşli olduğundan haberimiz yoktu.


En öndeki sarışın ablalar niye beyaz giymiş? Madonna konseri mi bu? Ama hepsi birbirinden tatlı. Affediyoruz. Bu parçada arkadaki dekoru daha iyi görebiliyor, tarif edecek söz bulamıyoruz. Klibin bir sahnesinde, konser boyunca Nicko’nun çıplak ayakla çaldığını öğreniyor, şaşırmıyoruz. Nicko’dur ne yapsa yeridir. Aussie kızlarının güzelliği ile beraber, şarkıya satır satır eşlik eden Maiden hard core fanlarını, bir de seyirci arasında 55-60 yaşlarında en önde izleyen sakallı bir adamı notlarımıza ekliyoruz. (Metalin yaşı olur mu?) Bruce bir ara bu yaşlı adamla göz göze geliyor. “We oil the jaws of the war machine and feed it with our babies” kısmını söylerken, eliyle onun tarafını işaret ediyor gibi geldi bana. Sen daha iyi bilirsin baba, hesabı.

Parçanın sololarını sırasıyla Dave, Adrian ve son olarak Janick çalıyor. Son soloda Janick sanki ritmi biraz düşürüyor gibi, ama Janick işte, hiç bir soloyu bir önceki gibi çalmıyor ki; Janick soloyu bitirirken Bruce bir kez daha Scream for me gazını veriyor. Seyirci daha ikinci parçada yarı-azgınlık halinde. Her yaştan, her renkten insan boynuz yapıyor, şarkıya eşlik ediyor, resim çekmeye bile zaman bulamıyorlar. Parçanın son bölümünde sahne gerisindeki teknik ekip görüntülenmiş. Siyah tişörtleri, el kol hareketleri ile ekibin sadece sahnedeki 6 adam olmadığını bize hatırlatıyor Maiden. Takdir ediyoruz.

Iron Maiden - Flight666 - 3)Revelations-Sydney-Avustralya




Maiden’ın Piece of Mind albümü, bence heavy metal tarihinin en büyük başyapıtlarından biridir. Nicko bu albümle Maiden’a katılmıştır. Albüm, Trooper, To Tame a Land, Revelations gibi başyapıt üç tane parçayı, Still Life, Where Eagles Dare gibi diğerlerinin gölgesinde kalmış iki çok iyi parçayı ve Flight of Icarus gibi bir hiti içerir. Söz yazımı konusunda grubun en başarılı olduğu albüm budur. Hangi parçalardan oluşacağı tartışmaları, grup içinde büyük krizler yaratmış olsa da, bu krizlerin sonucunda ortaya en iyi Maiden albümlerinden biri çıkmıştır.

9 parçalık albümde yer alan Revelations, hem müzikal kompozisyonu, hem de sayısız metafor içeren sözleriyle bence en iyi 10 Maiden şarkısından biridir. Şarkıyı Bruce Dickinson yazmış ve ne kadar geniş bir entellektüel birikime sahip olduğunu gözümüzün ta içine sokmuştur.










Revelations klibi, ellerinde muhtelif ülkelerin bayrakları olan heyecanlı bir fan topluluğunun konser öncesi görüntüleri ile başlıyor. Ardından Sydney’in muhteşem gece görüntüleri ve keyfi iyice yerine gelmiş Bruce’un ön konuşması. Bu adam kadar seyirciyi avucunun içinde tutabilen bir frontman daha var mıdır acaba?
 Şarkının ilk notaları çalınır ve ilk sözleri söylenirken şarkıya bağıra çağıra eşlik eden seyirciye bakıyorum da, bir kez daha Iron Maiden’ın neden bu kadar büyük bir grup olduğunu anlıyorum. Düşünsenize, bu parça 1983 tarihini taşıyor ve 25 sene önceki ruh hala ayakta. İyi bir ses düzeniyle dinleyip Steve’inki de dahil dört gitarı duyduğunuzda her bir parçanın ne kadar özenle ve uzun çalışma sonucu hazırlandığını anlıyorsunuz. Konserde yaratılan atmoseferin aslında bu özenli çalışma sonucu olduğunu anlamanız için dahi filan olmanız gerekmiyor. Bruce seyirci ile konuşuyor, onları şarkının içine dahil ediyor, Nicko her zamanki gibi dört dörtlük ve şarkı akıp gidiyor. Elemanlar, seyirci, herkes ter içinde ve sözcük sözcük şarkıya eşlik eden olağanüstü bir seyirciye tanıklık ediyoruz. Sözler öyle kolay ezberlenecek türden de değil:

She came to me with a serpents kiss
As the eye of the sun rose on her lips
Moonlight catches silver tears I cry
So we lay in a black embrace
And the seed is sown in a holy place
And I watched and I waited for the dawn

The light of the blind you'll see
The venom that tears my spine
The eyes of the Nile are opening – you’ll see



Ve sololar ... Bruce koşarak sahne arkasına giderken önce Dave Murray başlıyor -Steve Harris’in kendisi için söylediği, dünyanın en iyi gitaristidir sözünü ne kadar hakettiğini kanıtlarcasına ve ardından Janick Gers ... Stüdyo kaydında, henüz Janick gruba katılmadan önce bu soloyu Adrian Smith çalıyordu. Her zamanki Janick işte; çok farklı ve parçaya mistik bir hava vererek çalıyor. Steve Harris ise sadece şarkı yazarı ve besteci olarak değil, o müthiş bas çalma tarzı ile de Maiden soundunun en önemli unsuru olduğunu bir kez daha gösteriyor. Sololar bitince Bruce geri geliyor ve önce seyirciyi coşturuyor, ardından da şarkıyı bitiriyor. Koşarak sahne gerisine gelip, apar topar kostüm değiştirdiğini görüyoruz. Baba Trooper’a hazırlanıyor.


Iron Maiden - Flight666 - 4)Trooper-Tokyo-Japonya



Olağanüstü Tokyo gecesi görüntüleri ve havaalanında kuyruğa girmiş siyah tişörtlü Japon gençleri ile Trooper klibi başlıyor. Bruce sahne gerisinde 19. yüzyıl kırmızı İngiliz askeri üniformasını giyiyor. (Hani eski Teksas çizgi romanlarında kırmızı urbalılar vardı ya. O urbalardan işte.)

Nicko şarkıyı başlatırken, dekorun değiştiğini farkediyoruz. Şimdi sahne gerisinde elinde İngiliz bayrağı ile kocaman bir Trooper Eddie var. Bruce saçlarını dağıtıyor ve elinde bayrakla sahne üstündeki platforma çıkan merdivenlere koşuyor. En öndeki hoplayıp zıplayan Japonları görüyoruz. Kızları çok gırgır; ufak tefek ve sürekli gülümsüyorlar. Bir tanesi kamera kendisini çekerken yüzünü kapatıyor. (Babam beni caz konserinde zannediyordu, metal konserinde görse, Hattori Hanzo ile deşer vallahi.) Seyirci burada da sıcak ve coşkulu. Maiden sınır tanımıyor. Maiden tarihinin en gaz parçalarından biri çalıyor ve Bruce Hey Tokyo diye bağırdığı anda en yüksek perdeden şarkıya katılım geliyor.  Grup elemanlarının neşesi yerinde, şakalaşıyorlar. Bu parçanın en hoş tarafı şu: İlk soloyu Adrian Smith’le Janick Gers beraber çalıyor. Öyle kolay bir solo da değil bu. Nota nota hiç atlamadan çalıp bitiriyorlar. Onlar soloyu çalarken, Bruce gitar çalan Janick’e bayrağın ucunu uzatıyor. Sonra Dave Murray’in solosu geliyor. Bu sırada Bruce bayrağı ile Nicko’nun dikkatini dağıtmaya çalışıyor. Nicko hiç atlamadan davula vurmaya devam ediyor. Kamera seyirciye döndüğünde, boynuz işareti yapan gençleri görüyor, Türkiye’de bunu satanizm zannedenlere bir selam göndermeden edemiyoruz. (Unutmadan... Dave Murray ile Janick Gers’in üzerindeki siyah tişörtlere bayıldım.)

Flight666 dokümanter cd'sinde, Japonya'dan çekilmiş görüntüler vardı. Bu görüntülerden birinde, 45-50 yaşlarında bir Japon, Iron Maiden'a müzikal anlayışından hiç taviz vermediği için saygı duyduğunu söylüyordu. Japonya, Rock müzik tarihi içinde her zaman önemli bir satırbaşı olmuştur. Deep Purple'ın Made in Japan, Judas Priest'in Unleashed in the East, Scorpions'un Tokyo Tapes, Accept'in Live in Japan, Dream Theater'ın Live in Budokan albümleri, kayıtları Japonya'da yapılmış önemli Rock albümleri arasında yer alırlar. Bu anlamda, Japonya, heavy metal grupları için her zaman önemli bir canlı performans arenasıdır. Buna karşılık, Japon metalcileri de, başarılı performansları ödüllendiren yüksek bir Rock kültürüne sahiptir.

Trooper'a gelince, Iron Maiden yorumcuları, Trooper'ın olağanüstü müzikal yapısına karşılık, sözlerinin çok güçlü olmadığı düşüncesindedirler. Ben aynı fikirde değilim; Maiden discography'sinde her ne kadar savaş temalı şarkılar içinde, diyelim ki Paschendale gibi çok daha güçlü sözel içeriğe sahip şarkılar olsa da, Trooper, sözleri yabana atılacak bir şarkı değil bence.

Trooper'ın bir bölümünde sözler şöyle:

And as I lay there gazing at the sky
My body's numb and my throat is dry
And as I lay forgotten and alone
Without a tear I draw my parting groan

Paschendale'de ise benzer sözler var :

In a foreign field he lay
lonely soldier unknown grave
on his dying words he prays
tell the world of Paschendale

Keza, Trooper'da

The bugle sounds as the charge begins
But on this battlefield no one wins
The smell of arcrid smoke and horses breath
As you plunge into a certain death


Paschendale'de ise

Whistles, shouts and more gun-fire
lifeless bodies hang on barbed wire
battlefield nothing but a bloody tomb
be reunited with my dead friends soon
many soldiers eighteen years
drowned in mud, no more tears
surely a war no one can win
killing time about to begin

Görüldüğü üzere, biri 1983, diğeri 2003 yıllarında yazılmış iki şarkıda da Steve Harris benzer temaları işleyerek, benzer duyguları dile getirmiş; Savaşın acımasızlığı, askerlerin çaresizliği, ölümün yalnızlığı. Heavy Metal'i saç uzatıp höykürme zanneden yeni yetme metalciler belki kavrayamaz; Peki ya 10 yıllardır en büyük Rock gruplarının konserlerine ev sahipliği yapmış olan Japonlar? Belki de bu yüzden, Rock tarihinin bu en uzun turnesinde Maiden, Hindistan'dan Kanada'ya kadar uzanırken Türkiye'yi pas geçti. Bunu da bir iç dökme olarak ekleyiverelim araya.

Iron Maiden - Flight666 - 5)Wasted Years-Monterrey-Meksika


Bundan sonraki klipler Amerika kıtasında çekilmiş. Turnenin bu bölümü için Bruce Dickinson, daha sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide,“meğerse turnenin en heyecanlı kısmı başlıyormuş” diyor. "Amerika’nın güneyine gittikçe sıcaklık artıyordu ve gördüğümüz şu oldu: Burada gerçekten patlamak üzere olan bir şeyler vardı." İşte bu sıcak turun ilk bölümü başlıyor: Meksika, Monterrey.

Klip dağların üzerinde süzülen Ed Force One uçağının görüntüleri ile başlıyor ve Meksika varoşları arasında çekilen görüntülerle devam ediyor. Maiden müziğinin nerelere kadar yayıldığını görüyoruz.

Ardından stadyumda alev alev yanan bir seyirci kitlesi ile karşılaşıyoruz. Bir futbol takımını karşılar gibi karşılıyorlar grubu. Bruce “everytime we go South of the border, the hotter it fucking gets” diye veciz bir şekilde duygularını dile getiriyor ve seyirci başlıyor bağırmaya “Oley oley oley oley Maiden Maiden”  Bruce susuyor, bir amfinin üzerine çörekleniyor ve ellerini bağlayıp hayranlıkla dinliyor. Gerçekten de inanılmaz bir seyirci var. Bruce saatini gösteriyor, hadi konsere devam edelim diye. Seyirci susmuyor. Bruce takdirlerini “you are absolutely fucking unbelivable” sözleriyle dile getiriyor; Katılıyoruz. Bu tezahüratı kesmek için Wasted Years diye çığlık atıp, Adrian ilk notaları çalmaya başladığında ışıklar kararıyor ve parçaya giriş yapılıyor. Bu parça sanırım Meksika seyircisini takdir amacıyla videoya kaydedilmiş. Çünkü ara ara grup ritmi kaçırıyor, en kötüsü de soloyu çalarken Adrian notaları şaşırıyor. Bir de kamera seyirciye döndüğünde, Avustralya’da bıraktığımız o sakallı yaşlı adamı seçiyoruz. Kim bu adam abi? Hep aynı yerde, transa geçmiş bir halde konser konser geziyor adam yahu. Seyirci mi? Onlar bir izdiham hali içindeler. Zapata’nın torunları coşkun bir halde konsere renk katıyorlar. En az Iron Maiden’e hayran olduğumuz kadar seyirciye de hayran kalıyoruz.


Wasted Years, 1986 tarihli Somewhere in Time albümünde yer alan ve single olarak da yayınlanan çok güçlü bir parça. Diğer pek çok parçanın aksine, bu şarkıda Steve Harris imzası yok. Parçayı Adrian Smith tek başına bestelemiş ve sözlerini de kendisi yazmış. Parça  The Number of the Beast, Piece of Mind ve Powerslave gibi üç başyapıt albümün ardından, Maiden'ın arayışlara girdiği, Steve Harris'in synthesizer'lara kafayı taktığı bir döneme denk gelmiş. Bu arayış döneminde Somewhere in Time albümünü sıradan bir albüm olmaktan kurtaran parçalardan biri de Wasted Years. Tabi asıl şaşırtıcı unsur; bu parçanın Adrian tarafından yazılmış olması. Gerçi albümde Alexander the Great gibi çok şaşırtıcı ve üstün bir parça da var ama bu albüm, Maiden çizgisinin düşmeye başladığı, grup elemanları arasındaki fikir ayrılığının arttığı bir döneme denk geliyor.

Burada Nicko Mc Brain için de bir çift söz etmekte yarar var. Nicko gruba 1983 yılında 4. albüm yayınlanırken katıldı. Kendisinden önceki davulcu Clive Burr'ün deli dolu tarzının aksine, Nicko'nun daha derli toplu bir  tekniği var. Nicko, kısa zamanda Maiden sound'unun değişmez bir parçası olmakla kalmadı, aynı zamanda grubun dış ilişkiler bakanı da oluverdi. Dokümanter cd'de Steve Harris'in kızları, babaları için "utangaç, içine kapalı, ailesine düşkün" yorumları yapıyorlardı. Nicko ise tam tersine, esprili, dışa dönük, konuşkan bir tip. Dokümanter cd'de bir konser sonrası sözleri, izleyiciyi kırıp geçiriyor. Konser bittikten sonra diyor Nicko; "ihtiyacım olan şey 3S'dir : sleep, shave and shit."

Iron Maiden - Flight666 - 6)The Number of the Beast-Los Angeles-



Woe to You Oh Earth and Sea
for the Devil sends the beast with wrath
because he knows the time is short
Let him who hath understanding
reckon the number of the beast
for it is a human number
its number is six hundred and sixty six.

Karanlık sahneden yükselen şeytani satırlar, Dave Murray ile Steve Harris’in giriş taksimi, Bruce Dickinson’ın ilk cümleleri, Nicko Mc Brain’in komiklikleri ile Rock müzik tarihinin en büyük şarkılarından biri olan The Number of the Beast başlıyor. Bu parça, 1980'li yılların başında pek çok gürültünün kopmasına neden olmuş ve din çevrelerinden gelen satanizm eleştirilerine muhatap kalmıştı. İşin acaip tarafı, ne şarkı sözlerinde, ne de parçanın piyasaya sürülen klip görüntülerinde satanizmi çağrıştıran en ufak bir unsur bile yoktu. Şarkıda, karabasanlarla yüklü rüyalar anlatılıyor, bu rüyaların yarattığı karmaşadan söz ediliyordu:

I left alone my mind was blank
I needed time to think to get the memories from my mind

What did I see can I believe that what I saw
that night was real and not just fantasy

Just what I saw in my old dreams were they
reflections of my warped mind staring back at me

'Cos in my dreams it's always there the evil face that twists my mind
and brings me to despair


Belki de muhafazakar çevreleri rahatsız eden, insan ruhunun derinliklerinde yer alan korkunun rüyalar ve kötülük simgeleri ile ifade ediliyor olmasıydı. Daha sonraki dönemde yazdığı pek çok parçada da Steve Harris, rüyalara göndermeler yaptı, buna benzer metaforlar kullandı. 1983 tarihli Piece of Mind'da yer alan Still Life'da, bir havuzun başında saatler geçiren ve havuza baktıkça, suyun içinde kendisini çeken kötülük dolu yüzler gören bir adamın karabasanlarından, keza 1988 tarihli Seventh Son of a Seventh Son albümünde yer alan Infinite Dreams'de paranormal rüyalar ve karabasanlardan, 2000 tarihli Brave New World albümünde yer alan Dream of Mirrors'da uyarıcı ve ürkütücü rüyalardan söz ediliyordu. Kısacası, Steve Harris rüya saplantılı bir adam ve söyleşilerinde insan ruhunun karanlık yanlarını, rüyalar ve karabasanları konu ederek dile getirdiğini söyleyerek yaşamın bu tip sıkıntı veren yanlarına dikkat çekiyor. Özetle, din çevreleri insan ruhunu didiklemeyi satanizm olarak görseler de, Maiden şarkılarının satanizmle uzaktan yakından hiç alakası yok. Biz 666 uçuşuna geri dönelim:


Latin Amerika’dan kuzeye çıkınca seyirci sanki durulmuş gibi, aileler çoluk çocuk gelmiş, Türkiye’deki metal düşmanlarına nazire yaparcasına konser dinliyorlar. Kameralar kırmızı renkli sahnede Maiden elemanlarını kaydediyor. İlk satırların ardından Bruce’un ünlü çığlığı eşliğinde sahnede dumanlar patlıyor. Janick he zamanki acaip dansını yapıyor, Bruce amfilerin üzerinden sıçrıyor. Seyircilerin arasında gene bolca esmer tenli güneyli görüyoruz. En ateşlileri onlar. Seyirci sadece six six six kısmında şarkıya eşlik ediyor. Bruce Dickinson’ın neden Amerikalı seyircileri sevmediğini bir kez daha anlıyoruz. Steve bas gitarını seyirciye doğrultmuş, notaları ateşleyip heyecanı körüklemeye çalışıyor. Seyircilerin arasında, bir önceki Meksika klibindeki kızı seçiyoruz. Öyle varlıklı bir tipe de benzemiyor, ama anlaşılan konser konser Maiden’ın peşinden geziyor. Kız trans halinde, yanındaki genç oğlanlar ise kameralarını çalıştırmaya uğraşıyorlar. Bırakın oğlum kameraları, zaten DVD’si çıkacak konserin. Janick her zamanki sempatik gülümsemesiyle Steve’e bakıyor. Bu parçada soloları ben çalıyordum, Adrian geldi diye bana kelek atıyorsun ama kaç sene Maiden’ı ben taşıdım sırtımda, alacağın olsun der gibi. Steve ise bırak geyiği, nota kaçıracağız bakışı fırlatıp gülümsüyor. Ardından, önce Dave’in, sonra Adrian’ın soloları patlıyor. Nicko ise hala komiklikler peşinde. Bir önceki klipte ağzı kulaklarında hayranlıkla Meksikalılara bakan Bruce ise çatık kaşlarla şarkıyı söylüyor. Tamam evil - devil filan da, sanırım içindeki Amerikan karşıtlığı canlanmış gene. Menajere verip veriştirdiğini düşünüyorum, stadyum dolduracağız diye bu embesillere çaldırıyorsun bizi düşünceleri geçiyor muhtemelem kafasından. Seyirciye bakıp düşünüyorum; The Number of the Beast Türkiye’de canlı dinlense atmosfer gene böyle mi olurdu. Bilmiyorum; Belki de böyle olurdu. Biz de küçük Amerikayız netekim.

Iron Maiden - Flight666 - 7)Can I Play With Madness-Mexico City



Bruce’un keyfi yeniden yerine gelmiş. Kafasında bir Meksikalı şapkası gülücükler atıyor. Los Angeles’in ruhsuzluğunun tam tersine, seyirci gene kıpır kıpır. Arada kamera seyirciye döndüğünde, en az Bruce kadar şovmen elemanları görüyoruz. Latin Amerika’ya kanımız bir kez daha kaynıyor.


Iron Maiden’ın Seventh Son of a Seventh Son albümüne hiç bir zaman kanım ısınmamıştır. Mükemmel kapağına rağmen bana nedense bu albüm heavy metalden çok Hair Metal'i hatırlatan şarkılarla dolu gibi gelir. Bu albümde, bass synthesizer çok fazla öne çıkarılmış, zaman zaman gitarları da gölgede bırakmıştır. Nedendir bilinmez, örneğin Can I Play with Madness'de (aynı Somewhere in Time albümündeki Wasted Years ve Heaven Can Wait'te olduğu gibi) koro vokalleri öne çıkartılmaya çalışılmıştır. Bunun nedeni, o yıllarda belki de Bruce Dickinson'ın karizmasının çok öne çıkması ve Steve Harris'i gölgelemesiydi. Steve belki de Bruce'u dengelemek için, dönemin Hair metal dalgasından da etkilenerek vokalleri zenginleştirmek istemişti. Ancak ortada şöyle bir sorun vardı ki, Bruce'un sesi geri vokallerle desteklenemeyecek kadar güçlüydü ve onun sesiyle yarışmak kolay bir şey değildi. Zaten Maiden bu arayışlardan daha sonra vaz geçti ve grup içindeki görev paylaşımı, yaşların da ilerlemesiyle  hal yoluna girdi. Gene de bütün bu vazgeçmeler ve egoların törpülenmesi önce Adrian'ın, daha sonra Bruce'un gruptan ayrılması, yıllar sonra da kürkçü dükkanına geri dönmeleri ile uzun yıllara yayılan bir süreç oldu.

Garip bir şekilde bazı Maiden fanlarının en sevdiği albüm Seventh Son of a Seventh Son'dır. Ne bileyim, belki de ben müzikal trendleri yeterince izlemiyorum. Yahu madem 666 turu için bütün albümlerden bir iki parça seçiyordunuz, bari bu albümden Infinite Dreams’i seçseydiniz diye düşünürken, birdenbire seyircilerin arasında, tekilayı fazla kaçırmış bir hatunun sutyenini fora etmiş can I play with madness diye diye dolandığını görüyoruz. İşin komik tarafı , hatun sahneye öpücükler gönderirken, arkadaki genç oğlanların hala trans halinde sahneyi izliyor olmaları. Abi çıplak hatun göğsünü her zaman görürüz, Maiden’i canlı bir daha nerede göreceğiz der gibiler.

Can I Play with Madness’de gitar solosu yok; Tabi Adrian Smith’in iki üç notaya bastığı kısa bölüme solo demezseniz... İşte bu albümü bu yüzden sevmiyorum.

Iron Maiden - Flight666 - 8) Rime of the Ancient Mariner-New Jer



Kendisiyle yapılan özel söyleşide Bruce Dickinson’a bu turda en sevdiği parçanın hangisi olduğu soruluyor. O da, sadece bu turda değil, sahnede her zaman en sevdiği şarkının The Rime of the Ancient Mariner olduğunu söylüyor. Benim de en sevdiğim Maiden parçası herhalde budur. 1984 World Slavery Tour’da da çok iyi çalmışlardı, burada da çok iyi çalmışlar. Ama bu sefer hakikaten çok iyi bir performans çıkmış ortaya. Bruce şarkıyı, aynı 1984’deki turda olduğu gibi takdim ettiğini söylüyor ve şu uyuz Amerikalılar var ya, onlar bile daha şarkı anons edilir edilmez zıvanadan çıkıyorlar. Bruce anonstan sonra koşa koşa sahne arkasına geliyor ve eski denizci kıyafetini giyiyor.


Rime of the ancient mariner, 1798 yılında, İngiliz şair Samuel Taylor Coleridge tarafından yazılmış çok ünlü bir şiirde anlatılan hikayeyi konu alır. Bu şiirde öykü, güney denizlerine yol alan bir gemideki eski denizcinin ağzından anlatılır. Gemi, yolunu kaybeder ve sisin içinde kalır. Herkes umudunu kesmişken bir albatros, denizcilerin imdadına yetişir ve denizcilere yol göstererek onları felaketten kurtarır. Ancak hikayeyi anlatan denizci, bir cinnet anında okuyla albatrosu vurur ve öldürür. Diğer tüm denizciler bunun uğursuzluk getireceğini düşünürler. Bir süre sonra aniden rüzgar kesilir ve gemi okyanusun içinde çakılır kalır. Uğursuzluğun nedeni olarak gördükleri arkadaşlarını cezalandırıp felaketi defedebilmek için denizciler, albatrosu öldüren arkadaşlarını boynundan geminin direğine asarlar. Günler boyunca rüzgar esmez ve gemide susuzluk ve açlık baş gösterir. Cezalandırılan gemici, arkadaşlarının birer birer öldüğünü görür, ancak kendisi mucize kabilinden ölmez ve hayatta kalır. Bu durum daha da büyük bir işkence halini alır, çünkü asılı denizci, teker teker ölümleri izlemek zorundadır. Son gemici de öldükten sonra, sisin içinde uzaklarda bir gemi belirir. Bu gemide "ölüm"le, "yaşamdaki ölüm" seyahat etmektedir. Bütün tayfası ölmüş ve sadece asılı adamın sağ kaldığı gemiyi görünce zar atarlar. Asılı denizci, "yaşamdaki ölüm"ün "ben kazandım" çığlığını duyar. Bu çığlıktan anlar ki, ruhu, "yaşamdaki ölüm" tarafından satın alınmıştır ve cezası, bütün arkadaşlarının cesetleri arasında yaşamda ölümü tatmaktır. Şiirin en sonunda gemici çıldırmaya başlar. Gözleri bulanıklaşır ve aklını yitirmek üzereyken, bir sandal gelir ve onu kurtarır. Gemici de yaşamını, köy köy dolaşarak bu öyküyü anlatmaya adar.

Samuel Taylor Coleridge, bütün yaşamı boyunca yazdığı iki uzun şiirle tanınmış ve İngiliz edebiyatında saygın bir yer edinmiştir. Kronik ağrılarını dindirmek için kullandığı uyuşturucuların bağımlısı haline gelip, uçuk şiirler kaleme alan Coleridge'in şiirinden hareketle yazdığı Rime of the Mariner şarkısı, belki de Steve Harris'in tüm kariyeri boyunca ürettiği en kusursuz eserdir. Şüphesiz ki, şarkının sözleri özgün şiir kadar güçlü değildir. Ancak beste ve bu bestenin grup tarafından yorumu bir başyapıtın taşıması gereken her şeyi taşır.

Şarkı beş bölümden oluşur. Ezgi kusursuzdur. İlk bölümü, bas gitarın sürüklediği bir riff oluşturur. Bu bölümde hikayenin ilk kısımları anlatılır. 666 konserinde Bruce, olağanüstü bir yorumla parçayı seslendirirken, Nicko davuluyla, Steve bas gitarıyla şarkıyı dantel gibi işliyorlar. Dekor, ortaçağ sonu bir geminin güvertesi biçiminde tasarlanmış ve üç gitarist yavaş yavaş atmosferi yükseltiyor. İlk bölüm sona erip de ikinci bölüm başladığında, tempo birden düşüyor ve loş mavi bir ışığın altında bas gitarla çalınan durgun ve monoton bir bölüme geçiliyor. Bu bölümde özgün şiirden satırlar dinliyoruz. Sahneye su buharı püskürtülüyor ve nota nota denizcinin çıldırmaya doğru ilerlediği ruh halini yaşıyoruz. Bu esnada geriden güverte gıcırtılarını hatırlatan sesler duyuyoruz. Sanırım bu sesleri Adrian'la Janick, gitarlarıyla çıkartıyorlar. Tabi bir de Nicko'nun zillere parmaklarıyla vuruşu var ki yeme de yanında yat. İkinci bölüm sona erince ritm yeniden hızlanıyor. Bruce, hikayeyi anlatmaya devam ediyor. Müziğin tonu derece derece yükseliyor ve Bruce üçüncü bölümü tüyleri diken diken eden bir çığlıkla noktalıyor. İşte bu andan itibaren gitarlar patlamaya başlıyor ve ardından olağanüstü iki solo geliyor. İlk soloyu Adrian Smith çalıyor. Soloyu icra ederken Adrian bütün ruhunu müziğe katıyor. Öylesine kendinden geçiyor ki, solonun en sonunda gitardan çığlıklara benzer sesler çıkartırken, gözleri yuvalarından geri gidiyor. Biz ulan herif gitti gidecek paniğine düşüyoruz. Aynı anda, Dave Murray'in solosu başlıyor. En az ilki kadar güzel ikinci soloda, artık kendimizden geçiyoruz. (Sadece biz değil, o uyuz Amerikalılar bile coştukça coşuyor.) Sololar bitince, ilk bölümdeki ezgiye geri dönülüyor. Bruce sahnede sisin içinde yeniden beliriyor ve bize hikayenin sonunu anlatıyor.

Bu kadar güzel bir şarkı şimdiye kadar yazılmış mıdır ve bir daha yazılabilir mi bilmiyorum. Beni yıllar önce, bu türün ve Iron Maiden'ın hastası yapan parça budur. Üniversite yıllarında, sabahlara kadar sınavlara çalışıp, gemicinin ruh halinde sınavlardan çıktıktan sonra, yurtta, bir arkadaşımın arabasında, bir bekar evinde sınav sorularını gözden geçirmeden önce, haftalar boyunca süren gerilimi gidermek için olsa gerek, sesi sonuna kadar açıp bu parçayı dinlerdik. Özellikle de gitarların patladığı bölümde müthiş bir sinir boşalması olurdu. Bizi gören diğer bölümlerdeki arkadaşlar da "aha makinacılar gene kafayı sıyırdı" derlerdi. Herkes bizi genellikle hoş görür, ses etmezdi. Bir gün yurtta parçayı döne döne o kadar çok dinlemiştik ki, en sonunda diğer odalardan yeter lan başlayacam denizcinize çığlıkları içinde millet bizim odaya üşüşmüştü. Artık sınav mınav yok. Ama demek ki 25 sene önceki ruh hala ayakta ki, DVD'nin bu bölümünü bıktırana kadar tekrar tekrar izliyorum. Şimdi isyan edenler ev ahalisi ve komşular. "Tamam tamam" deyip geçiştiriyorum.


Parçanın icrasında, elemanların hepsinin hakkını verelim: Bruce, ter içinde, saçları sırılsıklam, çıldıran gemiciyi bir tiyatro oyuncusu gibi canlandırıyor. Üçüncü bölümün sonundaki çığlığı, 50'sini devirmiş bir solist için son derece başarılı. Steve, şarkıyı başından sonuna kadar gözleri kapalı, yudum yudum içer gibi söylüyor. Bas gitar tekniğini yorumlamak bize düşmez; sadece bas gitarına bizim de ruhumuzu gömdüğünü söyleyebilirim. Nicko, parçanın her saniyesinde var. Coşkun bölümlerde ataklarıyla, şarkının ortasında, ritmin düştüğü anlarda zillere parmaklarıyla vurarak yarattığı atmosferle, icranın görünmez kahramanı. Janick, grubun ne kadar değişmez bir parçası olduğunu kanıtlarcasına, solo çalmadığı bir şarkıyı, küçük pena vuruşlarıyla zenginleştiriyor ve belki de diğerlerinden de fazla, şarkıyı neredeyse yaşıyor. Adrian, konserdeki en iyi sololarından birini çalıyor. 25 sene önceki stüdyo kaydından bile daha iyi bir solo atıyor. Şarkıya bütün ruhunu kattığını anlamak için ne uzman olmak gerekiyor, ne de Maiden fanatiği. Dave Murray ise müzikten anlayan, anlamayan herkesin takdir etmesi gereken bir adam olduğunu gösteriyor. Ciddiyeti, işine saygısı ve en zor soloları çalarken bile sakinliği ve becerisi ile izleyiciyi kendisine hayran bırakıyor.

Bana gelince, videoyu her izlediğimde Türk usulü okkalı bir küfürle sevgimi ve takdirlerimi uzaklardan da olsa iletmeyi ihmal etmiyorum. Bir taraftan da kendi kendime diyorum ki, bu şarkıyı canlı bir konserde dinlemeden bu dünyadan göçersem çok yazık olacak çok.

Böylece konser kayıtlarının yarısı sona eriyor.