3/11/2009
Omega 1972-1979

1970'lerin Rock müzik sahnesinin sayısız başarılı gruplarından biri de Macar Omega'ydı. Grup 1962 yılında kurulmuştu ve 1968 yılında ilk albümleri olan Trombitás Frédi és a Rettenetes Emberek piyasaya sürülmüştü. İlk dönemlerde Omega, Caz, Rock ve Folk karışımı bir müzik yapıyor, dönemin ünlü İngiliz gruplarının şarkılarını seslendiriyordu. Soğuk Savaş'ın devam ettiği bir dönemde, Doğu Blok'unda Rock müzik yapmak zordu. Batı'daki pop kültür patlaması, Doğu'daki gençlerin de ilgisini çekiyor, buna karşılık bu kültür patlaması ile bağ kurmanın güçlüklerini aşmak gerekiyordu.
Omega'nın kurucularından János Kóbor, ilk yıllardaki zorlukları şöyle anlatıyor: " 1950'li yıllarda müzikten habersiz, sporcu olmak istiyordum. 1957 ya da 58'de Avrupa artistik patinaj şampiyonasını izlerken Bill Haley müziği ile tanıştım ve hayran oldum. Artık ilgim spordan müziğe yönelmişti. 1960'ların başında yurtdışında yaşayan büyükannem bana Elvis Presley plakları gönderdi ve bu plakları dinleyerek, lise yıllarında benzer tarzda müzik yapmak üzere Omega'yı kurduk. Yaz aylarında çalışarak kazandığımız parayla ilkel müzik aletleri satın alıyorduk. Müziğe duyduğumuz ilgi, en büyük motivasyonumuzdu. Eski radyolardan amfiler yapıyor, gitar ve mandolin çalıyorduk. Müziğimizde, teknolojinin sağladığı olanaklardan yararlanmak istiyorduk."
Arayışlarla geçen yılların ardından, 1970'lerin başında, daha sonraki dönemde çok başarılı albümler çıkartacak olan kadro da şekillenmişti:
János Kóbor ("Mecky"), vokal
György Molnár ("Elefánt"), gitarlar
László Benko ("Laci"), keyboard, vokal
Tamás Mihály ("Misi"), bas gitar, vokal
Ferenc Debreceni ("Ciki"), davul
Anlaşıldığı kadarıyla, Macaristan'da isimlerin yanında rumuz kullanmak adeti oldukça yaygın. Gitarist György Molnár 'ın rumuzu ile ilgili de ilginç bir anekdot var: Bir konserde mikrofonu düşürünce, zar zor elde ettikleri alet edevata gözü gibi bakan grup, György'ye züccaciyeci dükkanına giren filden esinlenerek Elefánt rumuzunu layık görmüş.
Yavaş yavaş müzikal tarzını oturtmaya başlayan Omega, şiirden ve söz yazımından daha fazla bilgisayarlara ve elektronik aletlere ilgi duymuş. Dönemin Progressive Rock dalgasından da etkilenerek yavaş yavaş Space-Rock ve Progressive-Rock türünde müzik yapmaya başlamış. Böylece, çok başarılı albümler de ardı ardına gelmiş. Grup, 1972 yılında 200 évvel az utolsó háború után isimli albümü yayınlamış. Albümde yer alan sözler, dönemin sosyalist rejiminin tepkisini çekince, grup uluslararası müzik arenasında boy gösterme arzusunun kamçılaması ile Almanya'ya uzanmış. Yönetimin tepkisini çeken albüm, 1974 yılında 200 Years After the Last War ismiyle yayınlanmış. Macarca ve İngilizce yayınlanan albümlerde şarkıların sırası değişik olduğu için biz incelememizde İngilizce albümleri baz alacağız. Tabi, işin içine kişisel hikayelerimizi ve görüşlerimizi de katarak...
1974 tarihli 200 Years After the Last War albümü, toplam 4 şarkıdan oluşuyor. Daha sonraki pek çok Omega şarkısına benzer bir biçimde Syntheseizer ile başlayan 19:23 süren Suite gerçekten de çarpıcı bir parça. Bu parçada dönemin Progressive Rock unsurlarının tümüne rastlamak mümkün. 1960'ların Rock'n Roll döneminde, hatta bu dönemin sonunda ortaya çıkan Acid Rock, Psychedelic Rock döneminde bile şarkıların süresi 2 ila 3 dakika arasında değişiyordu. 1970'lerin başında, klasik müziğin unsurlarından da etkilenerek gruplar daha uzun şarkılar yazmaya başladılar. Furyayı kimin başlattığını bilmiyorum. Ancak Pink Floyd'un 1969 tarihli A Saucerful of Secrets albümünde yer alan 11:56'lık aynı adı taşıyan parçası, 1970 tarihli Atom Heart Mother albümünün gene aynı adı taşıyan parçası, 1971 tarihli Meddle'da yer alan 23:28'lik Echoes, Deep Purple'ın 1969 tarihli Deep Purple albümünde yer alan 12:03'lük April, 1970 tarihli Deep Purple In Rock albümündeki 10:16'lık Child in Time, Uriah Heep'in 1971 tarihli Salisbury albümünde yer alan 16:19'luk aynı isimli parça, 1971 tarihli Look at Yourself albümündeki 10:24'lük July Morning, 1968-1972 döneminin uzun şarkı yazma modasını gösteriyor. Omega da siz yaparsınız da biz yapamaz mıyız deyip Suite'i bestelemiş. Şarkı, dönemin bütün unsurlarını taşıyor: Biraz Rock, biraz caz, biraz coşku, biraz melankoli.
2. parça, albümle aynı adı taşıyan 200 Years after the last war. Bu şarkıda Omega sound'unun hala tam oturmadığını ve arayışların sürdüğünü anlıyoruz. 3. parça You Don't Know ve gene cazla rock karışımı, syntheseizer'ın biraz daha ön planda olduğu bir şarkı dinliyoruz. Albümün son parçası, 7:47'lik Help to Find me. Bence en iyi parça bu. Ritmik, gitar ve syntheseizer sololarıyla süslü, János Kóbor'un değişik ses tonunu gayet güzel kullandığı çok iyi bir parça. Daha sonraki Omega albümlerinde de en önemli sorun, Macar aksanlı İngilizce nedeniyle zor anlaşılan sözler. Bu sorunun üstesinden gelmenin tek yolu ise, sözleri bir yerlerden bulup, şarkı ile beraber izlemek.
Almanya'da yayınlanan albümleri sayesinde adını dünya Rock müzik sahnesinde duyuran grup, 1972 ile
1975 arasında Macarca bir kaç albüm yayınlamış. Bunları geçiyor ve 1975 tarihli The Hall of Floaters in the Sky albümüne geliyoruz.
Bu albümde Omega sound'unun belirgin bir şekilde geliştiğini ve iyice oturduğunu keşfediyoruz. The Hall of Floaters in the Sky toplam 6 parçadan oluşuyor. Şarkıların süreleri 3:25 ile 8:15 arasında değişiyor. Başka bir deyişle, Omega uzun şarkılar yazmaya devam ediyor, ancak bu uzun şarkı yazma merakının biraz azaldığını ve şarkı sürelerinin kısaldığını farkediyoruz. Albüm Movin' World ile başlıyor. 1970'li yıllarda ilk dinlediğim Omega şarkısı buydu. Pop müziğin yavaş yavaş Rock müziğin önüne geçmeye başladığı 1970'lerin sonlarında Movin' World'u ilk kez radyoda işittiğimde çok etkilenmiş ve diğer Omega şarkılarını araştırmaya başlamıştım. Bu şarkıdaki müzikal temayı Omega daha sonraki şarkılarının çoğunda tekrar kullandı. Progressive unsurlar taşıyan, János Kóbor'un özgün gırtlağını çok iyi kullandığı hoş bir parça. 2. sıradaki One Man Land, güzel ama çarpıcı değil. Bu şarkıdaki unsurlar da daha sonra pek çok kez kullanıldı. Tekrarlarla dolu, zaman zaman bas gitarla davulun öne çıktığı, ortasında bir klavye solosu olan One Man Land'in ardından 6:02'lik Magician başlıyor. Albümün iyi parçalarından biri. Albümün en kısa parçası, albümle aynı adı taşıyan The Hall of Floaters in the Sky. Bu şarkı ayrı bir parça değil de, Magician'dan bir sonraki şarkıya geçişi düşündürüyor. Bu şarkıda György Molnár, akustik gitar kullanmış. Gitarın syntheseizer ile uyumu gayet hoş. En kısa parçadan sonra, 8:45 ile en uzun parça olan Never Feel Shame başlıyor. 1970'lerde yükselen Space Rock türünden etkilendiği belli olan, Hawkwind şarkılarına benzeyen bir şarkı Never Feel Shame. Ezgisi basit, kolayca akılda kalan şarkı neden bu kadar uzun anlaşılır gibi değil. Şarkının ortasında hoş gitar, bas gitar, davul varyasyonları var. Şarkının ikinci yarısında ezgi değişir gibi oluyor ve en sonunda ana temaya geri dönülüyor. Dinlemesi kolay, hoş bir parça. Aynı sorun bu şarkıda da devam ediyor: Sözler ancak bölük pörçük anlaşılıyor. Albüm marş ritmli 20th Century Town Dweller ile bitiyor. Bu şarkıda János Kóbor daha yumuşak bir ses tonu kullanıyor. Şarkının sonunda çok hoş bir gitar solosu dinliyoruz. Bir bütün olarak albüm, Omega'nın arayışlarının sürdüğü, daha sonraki albümlerde daha da olgunlaşacak sound'una bir geçiş niteliğinde. 
Bir yıl sonra, 1976 yılında Time Robber yayınlanıyor. Bu albümde artık sound iyice oturmuş ve Omega'nın arayışları sona ermiş görünüyor. Albüm, 12:28'lik uzun bir parça ile başlıyor. Şarkı toplam üç bölümden oluşuyor: Birinci bölümün adı, House of Cards-Part I. Burada şarkıda çok başarılı bir giriş yapılıyor. 1980 yılında Alan Parsons Project'in The Turn of a Friendly Card'dakine benzer, ritm değişimleri ile sürüp giden uzunluğuna rağmen asla sıkıcı olmayan şarkının ikinci bölümü Time Robber. Burada uzun girişin ardından önce ritm iyice yavaşlıyor, daha sonra bir gitar solosu ile hızlanıyor ve Space Rock'ın uçuk temasından yavaş yavaş Hard Rock'a doğru evriliyor. János Kóbor'un aksanlı İngilizce'si anlaşılma güçlükleri taşısa da, şarkıya hoş bir lezzet katıyor. Son bölüm olan House of Cards-Part II'de başlangıçtaki melodiye geri dönülüyor. Marş ritmli bir ezgiyle şarkı sona eriyor. İkinci parça olan Invitation, tipik bir Space-Rock şarkı. Güzel bir girişin ardında sıkıcı nakarat bölümleriyle devam ediyor. Şarkıyı tam ortasındaki, ana ezgiyle uyumsuz bir gitar solosu kurtarıyor. Ancak bu solo asla sırıtmıyor. Tam tersine, şarkıya hoş bir hava veriyor. 3. parça olan An Accountant's Dream albümün bütünlüğünü bozuyor. Daha sonraki albümlerde de aralara serpiştirilmiş böyle alakasız parçalar var. Bu şarkıda Space Rock unsurları iyice öne çıkartılmış. 4. Parça, Don't Keep Me Waiting. Şarkı mistik bir havada başlıyor. Diğer pek çok Omega şarkısında olduğu gibi László Benko'nun klavyesi gene ön planda. Albümün ruhuna en uygun şarkılardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. Daha sonraki Skyrover albümündeki Purple Lady ile Skyrover karışımı güzel bir parça. Şarkı çok hoş gitar-klavye bölümleri ile süslenmiş. Beni Omega müziği ile tanıştıran ikinci şarkı da budur. Bir zamanlar radyolarda, Rock müzik programlarında sıkça çalınırdı. Time Robber albümü, çok hoş bir ezgisi olan Late Night Show ile sona eriyor. Albümde kullanılan müzikal unsurların hepsi bu şarkıda biraraya geliyor ve mükemmel bir kapanış parçası olan Late Night Show ile Time Robber sona eriyor. 
Burada albüm yorumlarına kısa bir ara verelim ve Space Rock türünden kısaca bahsedelim. Türün en yi grupları olarak hep Pink Floyd ve Hawkwind'in adı anılır. Pink Floyd, hepimizin malumu ve söyleyecek sözümüz yok. Bir kaç kuşağı etkilemiş, dünyanın en büyük grubu olduğuna hiç kuşku yok. Ancak Hawkwind'in neden Space Rock'ın babaları arasında sayıldığını anlayamıyorum. Hawkwind'in ruhsuz müziği ile Omega'nın duygu yüklü müziği yanyana konduğunda Omega'nın talihsizliğinin ancak Doğu Blokundan çıkmış olması ile izah edilebileceğini zannediyorum. Omega'nın 1972-1979 yıllarında yayınladığı bütün albümlerdeki şarkılar çok yoğun bir duygu içerir. Albüm tamamlamak için koydukları bir kaç şarkı hariç - ki gerçekten de bir elin parmaklarının sayısını geçmez bu şarkılar - tüm Omega şarkıları müzikal yoğunluk ve çeşitlilik içerir. Benim tahminime göre, eğer Rock müzik sahnesinde Omega hak ettiği saygın yeri alamadıysa, bunun tek nedeni, ticari pazarlamasının yeterince yapılamamış olmasıdır. Time Robber'a kadar geçen dönemde aşama aşama mükemmelleşen sound 1978 tarihli Skyrover'da artık zirveye çıkmıştır.
Bu albümle ilgili kişisel hikayemi de anlatmak isterim. Her ne kadar bölük pörçük radyoda Omega şarkıları dinlesem de, grubun müziğinin zenginliğini tam keşfedemediğim bir dönemde, pop müzik dalgası ortalığı kasıp kavururken, lise öğrencisi harçlığımla plak almak üzere girdiğim bir plakçıda görmüştüm Skyrover albümünü. O günlerde ortalığı Boney M. kasıp kavuruyordu ve onlu yaşlarımda bu müzik bana daha çekici geliyordu. Niyetim, o günlerde piyasaya sürülen, Nightflight to Venus albümünü satın almaktı. Uzun saçlı plakçı, bana onun yerine Skyrover'ı almamı tavsiye etti. Kararsızlığımı gidermek üzere de, plağı plakçalara yerleştirdi ve ilk şarkıyı dinletti. İğne plağın üzerine temas eder etmez işittiğim Beethoven'in 5. senfonisi, önce bir yerimden hoplamama neden oldu. Ne yani; Ben buraya klasik müzik satın almaya mı gelmiştim? Plakçı muzip bir gülümsemeyle, dur bekle hele bakışı fırlattı. 5. senfoninin 18 saniyelik girişinin ardından önce syntheseizer, ardından gümbürdeyen davul ve gitarlarla o gün belki de pop müziğin fare boku tadından daha gelişmiş bir müzik zevkine doğru ilk adımımı da atmış oldum. Hemen parasını ödedim ve Skyrover albümünü satın aldım. 2:40 süren Overture, o günden beri hiç kuşkusuz en sevdiğim şarkıdır ve Skyrover albümüne müthiş bir giriş yapar. Daha Overture'un tadı damağınızdan gitmemişken, albümle aynı adı taşıyan Skyrover başlar. János Kóbor, aksanlı İngilizcesiyle size bir uzay öyküsü anlatır:
Far away in the sky
There´s my home, a purple star
All around a strange and troubled land
There´s no way back home
For me ever again
I stand before the gate
To be a man that´s my fate
And I know, the truth will be denied
I wasn't born here on the Earth
And I shall have to die accursed
My lady´s arms will hold me tight
Our love will bring a purple night
She will be the first to understand
Reaching out with maddened hand
I wasn't born here on the Earth
And I shall have to die accursed
Şarkı, size mor ışık saçan yıldızın etrafında dönen gezegendeki adamın duygularını gayet güzel hissettirir. Sadece şunu anlamayız; Neden hikayenin kahramanı bu kadar hoş bir ışığın altındaki gezegende lanetli bir yaşam sürüp ölmek zorunda olsun ki?
Skyrover biter bitmez Russian Winter başlar. Şarkının özgün Macarca adı Lena. Bu şarkı bize Lena ile Dimitri'nin aşk hikayesini anlatır. 1970'li yıllarda, soğuk savaş korkuları ile Lena'lara Dimitri'lere pek de sempatiyle bakılmadığı zamanlarda Omega bu tatlı aşk hikayesini anlatır bize. Fonda kar fırtınasının sesini ve troykayı çeken atların nal seslerini duyarız. Seneler sonra bile büyük keyifle dinlediğim bir şarkı Russian Winter. Ardından The Lost Prophet gelir; Mistik, uçuk bir parçadır. Sonra Omega birdenbire Hard Rock'a döner ve Metamorphosis başlar. Daha önce belirtmiştim; Böyle alakasız parçalar her Omega albümünde yer alır. Purple Lady, bizi yeniden mor saplantılı Omega'nın mistik dünyasına götürür. High on the Starway ile yeniden Hard Rock'a döneriz. Yerel ezgili, hard Rock ritmli The Hope, the Bread and the Wine ile sona yaklaşırız. Sanırım bu şarkı bir yerel öyküyü, ya da dinsel hikayeyi anlatıyor. Bu şarkı ile 2:49'luk Final bir bütünlük oluşturur. Albümün başlangıcındaki ezgiye geri dönülür ve albüm 5. senfoninin kapanışı ile sona erer. Toplam 36:17'lik Skyrover şöleni böylece sona erer.
Time Robber'ın Skyrover'dan çok daha iyi bir albüm olduğu söylenebilir. Ancak Skyrover, hem müzikal çeşitliliği ile hem olağanüstü girişi ve finaliyle, hem de Skyrover, Russian Winter, Purple Lady gibi duygu yüklü mistik şarkılarıyla daha çok sevilen ve dinlenen bir Omega albümüdür. Ben bu iki albümü birbirinden ayırmıyorum. Biraz daha farklı bir çizgisi olan 200 Years After the Last War hariç tutulursa, The Hall of Floaters in the Sky ile başlayan, Time Robber ve Skyrover ile zirveye çıkan Omega sound'u düşüşe
geçtiğinin ilk sinyalini 1979 tarihli Gammapolis ile vermiştir. Gammapolis, bir uzay istasyonunu anlatıyor. 1970'lerin sonunda Rock müzik zirveden düşmeye başladığında, Omega da düşmeye başlamış. Bu dönemde grubun uzay ve astronot takıntısı iyice artmış, buna karşılık müzikal ruh ve duygular uçup yok olmaya başlamış. Her şeye rağmen, bu albüm olağanüstü güzel bir şarkı ile başlıyor: Start-Gammapolis I, daha önceki Omega arayışlarının en güzel meyvelerinden biri. Ancak bu şarkı tek başına albümü kurtarmaya yetmiyor. Belki biraz Silver Rain, biraz Gammapolis II, ancak bu albüm bir parlak döneme noktayı koymuş. Alakasız şarkılar geleneği burada da devam ediyor. The Man without a Face bu albüme niye konmuş, anlaşılır gibi değil. Return of the Outcast sıkıcı ve kötü bir şarkı. Lady of the Summer Night ise tatlı, ancak daha önceki duygu dolu Omega şarkılarından çok uzak bir balad.
Her şeye rağmen, Omega'nın en iyi döneminin son albümü olarak, sadece Gammapolis I için bile olsa, bu albümü de arşivde tutmak gerekiyor.
Daha sonraki yıllarda Omega yeni albümler yapmaya devam etti. Bunların hiç biri, 1972-1979 dönemindeki çizgiyi yakalayamadı. Benim kişisel tarihimde Omega'nın çok özel bir yeri var. Bu acaip kıyafetli adamların yaptığı müziği hep severek ve takdirle dinledim. Macar değil de İngiliz ya da Amerikalı olsalardı, albümlerinin dünyanın en çok satan plakları arasında yer alacağını tahmin ediyorum.
Bugünlerde Omega albümlerini bulmak çok zor. Macaristan'da bile sağı solu iyice araştırmak gerekiyor. Ben sadece Rock müzik severlerin de değil, herkesin muhakkak Omega müziği ile tanışmasını öneriyorum.
![]() |













































